Amerikan Tanrıları

Mark Twain, Amerika edebiyatının tartışmasız gelmiş geçmiş en büyük yazarı. Onun tartışmasız olarak kabul edilen büyüklüğünün temelinde ise ne Huckleberry Finn ne de bugün ilk akla gelen diğer kitapları vardır ama. O, bundan tam 144 yıl önce Calaveras Köyünde Zıplayan Kurbağa Kutlaması adını verdiği bir hikaye yazarak ismini ölümsüzlüğe taşımıştı. Çünkü bu hikaye, o güne kadar yazılmış ilk komik hikayedir ve en mühimi de Amerikan İngilizcesiyle, Amerikalıların konuşma diliyle yazılmış ilk edebi eserdir. Bir başka deyişle günümüze taşınan Amerikan ruhu, ilk onun kaleminde can bulmuş, varlığı edebi düzlemde takdis edilmiştir… Amerikan ruhu çok tartışmalı bir kavram tabii, ama Mark Twain’den beri kimse onun varlığından şüphe etmiyor. İşte Neil Gaiman’ın bu ruhu fantastik düzlemde didik didik eden romanı “Amerikan Tanrıları” da, belki her şeyden önce Twain’den gelen bu varoluş düşüncesinin tam içine oturuyor. Yoksa niye tek bir romanla o kadar ödül (Hugo, Nebula, Locus, Bram Stoker ve diğerleri…) alsın?

“Amerikan Tanrıları”nın kahramanı, Gaiman’ın pek çok romanında da tercih ettiği türden, sıradan bir adam: Gölge. Gasp ve darptan üç yıl hapiste yatmış, eski hayatına ve çok sevdiği karısına dönmekten başka bir hayali olmayan bir adam. Ama kaderin ona biçtiği rol hayal ettiğinden çok ama çok farklı. Hapisten çıktığında ne geri döneceği bir eş ne de sakin bir hayat bekliyor onu. Karısı, bir trafik kazasında ölüyor ve Amerika’nın eski Tanrılarıyla yeni Tanrıları arasında çıkan bir savaşın tam ortasında kalıyor Gölge.

Gölgeden yaşama geçmek mi, geçmemek mi…

Gölge adı, bir türlü ölümü kabul edemeyen karısının da dediği gibi, ölü olmayan ama yaşadığından da pek emin olmayan bir adama yakışan bir ad. Aslında hikaye onun yaşamla, gerçek yaşamla, yaşayan ölü olarak var olmak arasında yapacağı seçime odaklı. Gölge “birisi” olabilecek mi? Bu yönüyle Gölge biraz da Amerikan halkını temsil ediyor. Gölge solup gidecek mi, yoksa renkli, canlı bir hale mi bürünecek? Tanrılar ise işte bu yüzden önemli. Yaşayan ölülerin unutmaya yüz tuttuğu bir tanrı olmak başka, canlı, yaşam dolu insanların inançla var ettiği, adına törenler düzenleyip adaklar adadığı bir tanrı olmak başka ne de olsa…

Bu bağlamda Amerikan Tanrıları perişan tabii. Onlar, onları var eden insanlardan ayrı bir kaderi paylaşmıyorlar. Artık, inanılmadıkları, sevilmedikleri hatta unutuldukları için, kıt kanaat gelirlerle, ölü yıkayıcılık, dolandırıcılık, taksi şöförlüğü gibi yarı zamanlı kötü işlerde çalışarak, daha fenası işsiz güçsüz dolaşarak, ucuz ve kötü yemeklerle beslenerek ömür tüketiyorlar. Amerikan’ın esas sahiplerinin, yerlilerinin Tanrılarının da durumu felaket tabi ama, bir zamanlar göç dalgasıyla, İngiltere’den, İrlanda’dan, Hindistan’dan, Afrika’dan, Hindistan’tan ve Çin’den gelen Tanrıların da artık onlardan farkı yok.

Ama ortada, sahneyi iyiden iyiye almış durumdaki yeni Tanrılar var bir de. Televizyon Tanrıları, İnternet, kredi kartı, otoyol Tanrıları… İnsanlar artık onlara tapıyorlar, en çok onlara kurban veriyorlar. Mesela televizyon Tanrısı, huzurlarını, akıllarını ve en çok da zamanlarını alıyor insanların. Otoyol tanrısını ise söylemeye hiç gerek yok… Hâl böyleyken eski Tanrıların en büyüklerinden biri kendisini Gölge’ye Bay Çarşamba olarak tanıtan Odin, tüm eski Tanrıları bir araya getirip, yenilere karşı büyük bir savaş hazırlığına girişiyor. Bay Çarşamba’nın yanında ise Gölge var, başlangıçta bu yardımcının neden Gölge olduğunu bilmiyoruz ama hikaye boyunca yavaş yavaş anlıyoruz. Savaşın arifesinde büyük bir takip başlıyor, bu takipten de nasibini, gerek gerçekliği iyiden iyiye karmaşıklaşmış gerçek hayatta, gerek rüyalarında, en çok Gölge alıyor.

Neil Gaiman, son dönemlerin sevilen, parlak fantastik kalemi. “Amerikan Tanrıları” ise onun en dikkat çeken, sevilen çalışması. Hikaye, diliyle, kurgusuyla ve hatta hemen tüm karakterleriyle, kimi zaman itici gelecek derecede fazla Amerikan olmayı başarmış diyebilirim… İçinde büyücüler, cinler, periler cirit atmasa da, fantastiği gerçekle düş arasındaki o ince çizgide verme tekniği, etkileyici. Amerikan tarzını etkili bir şekilde Amerikan tarzında eleştirmesi ise dikkat çekici. Hoş, bütün bunlar olmasa bile tanrıların savaşını kim okumak istemez ki…

Ve Son olarak evet, Gaiman’ın dili diğer romanlarında ve Amerikan Tanrıları’nda da görüleceği gibi edebi açıdan zengin sayılmaz. Ancak romanın Türkçe çevirisinde özellikle rüyaların anlatıldığı bölümlerde biraz daha özeni hak ediyormuş gibi geldi bana.

Bir cevap yazın