Friedrich Balkonunda

Bir devrimi nasıl ayırt ederiz? Efendilerin köle, kölelerin efendi olacağı sıradan bir tersyüz etme hareketi, bir muhafız değişikliği mi? Yoksa büyüsünden arındırılmış bir dünyayı yeniden büyüleyecek kolektif bir düşün aktüaliteye ulaştığı kestirilemez bir atılım mıdır söz konusu olan? Kendi sonsuz tekrarı, “ebedi dönüş”üyle hemhal olan ıssız dünyanın kendi kısır döngüsünü kitlelerin coşkusuyla kıracağı anda iktidar mı ele geçirilmiştir? Ya da bir daha iktidar üretmeyecek bir ilişki biçiminin doğduğu yerde çoğunlukla bir despota devrettiğimiz yaşamlarımız üzerindeki iktidarı geri almamız mıdır devrim? Kolaylıkla cevap verilemeyecek bu sorular, Carlos Fuentes’in “Friedrich Balkonunda romanında düşünceyi kışkırtan bir serüvende akla geliyor. Ancak bir farkla, Friedrich Nietzsche’nin balkonundan izlediği ve rahatsız edici sorularıyla eşlik ettiği bir devrim bu…

Fuentes romanda, yazarın “ben” deme iktidarından feragat ederek, Nietzsche ile kendi sesinden ayırt edilemeyecek bir farksızlık noktası yaratmış. Yani bu açıdan yazarın “Carlos Nietzsche” ya da “Friedrich Fuentes” olduğunu söyleyebiliriz. Bir devrimin rehberliğinde Nietzsche’nin Fuentes’ini ya da Fuentes’in Nietzsche’sini keşfedeceğimiz kitap, tıpkı zamansızlığıyla kitleleri yakalayan devrimin rastlantısallığı gibi, okuru baştan asla kestirilemeyecek bir oluş için yakalıyor.

Yerküreyi yeniden büyülemenin peşindeki üç yoldaşın (Aaron, Saul ve Dante) hikayesi, Nietzsche onları balkonundan izlerken vuku buluyor. Zamansızlığıyla ünlü devrime yakalanan üç yoldaşın ortak düşlerinin gerçekleştiği o büyülü anda ellerindeki güç ile ne yapacaklarını şaşırdıkları, her devrimin kaderine yazılı etik sorunlar romanda Nietzscheci izlekler üzerinden ele alınmış. Yoldaşlıkların devrimle birlikte nasıl çatırdayabileceği ve “kitlelerin adaletini tesis etme” retoriğinin nasıl yozlaşabileceği gözler önüne seriliyor. Bu açıdan bir devrimci avangard olmaksızın düşleyemediğimiz devrim düşüncesinin derin bir eleştirisi romanda somutlanıyor. Öte yandan devrimin nihai amacının kitlelerin adaleti için iktidarı ele geçirmek mi, yoksa kitlelerin özgürlüğü için iktidarı yok etmek mi olduğuna yönelik düşünceyi ve devrimci pratiği kışkırtacak soru, roman boyunca dikkat çekiyor. Saul’de karşımıza çıkan “iktidarsız, temiz, gerçek, mikrop bulaşmamış devrim” düşüncesiyle, Aaron’da vücut bulan iktidar arzusu, sorunun tüm ağırlığıyla belirginleştiği iki ucu temsil ediyor. Dante’nin temsil ettiği denge kurma taraftarı bakış ise “ya onlardansın ya bizden” retoriğine kurban gidiyor. Kitap üç karakterde somutlanan bu temsillere hiçbirini tercih etmeksizin yaklaşıyor ve sorunu ortaya koyuyor. Kitlelerin adaletini tesis etmek için “iktidardaki bir terörist”e dönüşen Aaron’un trajedisiyle, karşı-devrim ihtimalinin baskılarına karşı imkansızın, “iktidarsız devrim”in peşindeki Saul’ün naifliği arasında tercih yapmak ihanete uğrayan devrimin gölgesinde okurun yorumuna kalıyor.

Peki ya Nietzsche ne diyor tüm bu olanlara? Tanrı tarafından cezalandırılarak tekrar dünyaya gönderilen Nietzsche için her şey sonsuz bir döngüye dönüşmüş durumda. Hıristiyan kurtuluşçuluğunun ve seküler zaman algısının tarihe dönük lineer okumasının yerine zamanın döngüselliğine dikkat çekiyor ve yaşananların sonsuz bir tekrardan ibaret doğasına gönderme yapıyor. Yani ihanete uğrayan devrim, Nietzsche için ne ilk ne de son… Köle ahlakından başka bir şey görmüyor çünkü Nietzsche. İnsanların çoğunun “kafese kapatılmış hayvanlar” gibi yaşadığını ifade ediyor. Tıpkı bir borç gibi işleyen Hıristiyan ahlakının sürü insanındaki “günah” düşüncesinde somutlandığını görüyoruz. Yani suçluluk ve günahın bir efendiye olan borcu imlediği ilişki biçimindeyiz. Öyleyse kafesten çıktığında sürü insanı neyin peşine düşecektir? Nietzsche bu noktada sürü insanının eyleminin tekrar günah olarak ele alınmayacağı bir düzenlemenin peşine düşeceğini, eyleminin “doğa” olarak kabulünün peşine düşeceğini ifade ediyor. Eylemin günah olarak değil “doğa” olarak kabulü, Aaron’un kitlelerin adaletini tesis etmek için yürürlüğe koyduğu devrimci temizlikte karşımıza çıkıyor. Sürü insanı (kitleler) ve nihilistin (Aaron) yüksek bir olumlama ilkesine asla ulaşamayan olumsuzlaması, nihayetinde hiçbir şeyin değişmediği bir devrime sebep oluyor. Devrim sonunda Gibelino, bir seks işçisi olan Dorian’a “Ne zannediyordun? Devrimin seni kurtaracağını mı, bana dediğin gibi özgürleştireceğini mi?” diye soruyor. Öte yandan eziyetlere maruz kalmış küçük kız Elisa devrimin nihayetinde, kurtulduğunu sandığı karanlık sokaklara geri dönüyor. Fuentes ihanete uğrayan bir devrimin haritacılığının altından kalkmayı başarmış.

Geriye balkonunda tüm olup biteni izleyen ve sonsuz bir tekrardan fazlasını göremeyen Röckenli Kahinin esrimeleri kalıyor belki de. “Amor fati” (kader sevgisi) diyor Nietzsche… Yanlış anlamak için bir o kadar kolay, anlamak için ise bir o kadar zor iki sözcük. “Mücadeleyi sevmek” diye tercüme edebiliriz sanırım. Buradaki kasıt kendi kaderimizi kışkırtacak, onu şekillendirecek güce ulaşana dek, yani devrime dek direnişe, mücadeleye gönül vermektir. “Evet,” diyor Nietzsche, “Marx kardeş haklı, kölelik var, yabancılaşma var” ancak bunları aşmanın yolu diye ekliyor “bir politik ideoloji değil”. “İnanca ihtiyacımız var, gizem talep ediyoruz,” diyor Röckenli Kahin. Hıristiyan ahlakıyla yitirdiğimiz “trajik anlam”ın yeniden doğması ve modernlikle birlikte büyüsünden arındırılmış ruhsuz dünyanın yeniden büyülenmesi için Dionysosçu miti yeniden uyandırmak, sanata hayatlarımızın merkezinde gerçek bir güç kazandırmak…

Nietzsche için insan ve doğanın barıştığı gün, insanın kölelikten çıkacağı gerçek devrimin koşulları hazır olacaktır. Nietzsche, seks işçisi Dorian’ın odasında gizlice dinlediği Wagner’de insan ve doğanın barışacağı bu ihtimali görüyor. Müziğin ve sanatın trajik anlamı, yani yaşanmaya değer bir hayatı yeniden doğurabilmesi ihtimalinin peşinde acı çekmek, köle ahlakından sıyrılmış bir hayatın potansiyelini temsil ediyor. Bizlere ise düşmüş bir ata sarılarak ağlayan Nietzsche’yi hayal etmek, insan ve doğanın bir olduğu o muğlak anı gerçekleştirmek kalıyor belki de. Devrimi, sonsuz kez tekrarlanmış olanın ebedi dönüşü olarak değil, farkın ebedi dönüşü olarak düşünmek ve devrime böyle bir geçerlilik kazandırmak… Kulağa epey zor geliyor değil mi?

Bir cevap yazın