Uyku

Eluned Summers-Bremner, Uykusuzluk adlı kitabında uyuyamamanın altında yatan nedenleri enine boyuna inceleyip bir soru sormuştu: Uykusuzluk bir tercih mi, yoksa hastalık ya da kaçıklık mı?

Uyuyamama halinin, gündüz düşlerini tetiklediği bir gerçek. Üstelik zihnin doğru çalışmaması, kaygıyı da beraberinde getiriyor. Uykuyu, zamandan yeme; uykusuzluğu da üretkenlik için vakit yaratma olarak açıklayanlar da var. Bremner, ikincisi için “dünyayı kendi varlığımızı bütünüyle içerecek şekilde inceleyemeyeceğimiz bir alan” diye niteliyor. Peki, ya uyku kaçarsa? Haruki Murakami, olaya buradan yaklaşıyor; uykusu çalınmış bir kadının gözünden bakıp Bremner’in belirlemesini tersyüz ediyor.

Geceyi sabaha katmak, bazı kültürlerde yaşarken ölmek olarak adlandırılıyor. Uyuyamamanın bir kerameti var ama ne? Hastalıktan öte bir şey o. Murakami’nin kahramanı da uykusuzluktan mustarip fakat uykusuzluk dışında hayatı “normal.” Aslında başlı başına garip bu durumda, “Normal nedir?” diye sormak gerek. Bir tarafta akıp giden günlük yaşam, öbür tarafta bilinci ve bedenini bir yere koymakta zorlanma. Tüm bunlar bir rüya olabilir.

Murakami’nin kahramanı ve onun başına gelenler, bir bilinç kaymasına da benziyor. Bunu ortaya çıkaran şey uykusuzluk mu, yoksa tekdüze bir hayat mı? Aynılaşan diyaloglar, görev gibi seslenişler ve bunların üstüne binen uykusuzluk; hepsi bir arada beynin dengesini bozuyor.

Murakami’nin tasvir ettiği durum, rutinleşen “yoğun çalışma hayatımızın,” kendimize özel zaman kalmayışının ve bunları düşündüğümüz anda bocalayışımızın ortalığa dökülüp saçılması için bir bahane gibi de gözüküyor. Kadının hızla anlattığı uykusuzluk öncesi yaşamı, evvelkiyle sonraki günü ayırt edememe ve sürekli tekrarlar üzerine kurulu. Ardından gelen anlar ise rüya görmeden, dünyanın kayıp gittiği; bazen zamanın askıda kaldığı bir düşe benziyor. Tabii böyle demek mümkünse! Kadının varlığının özüne kadar inen korkutucu bir tecrübeyle yüzleşiyoruz.

Bu olup bitenler kendisine, etrafına ve tanıyıp bildiği her şeye yabancılaşma hali kısacası. Hani karabasana teslim olmak diye bir şey var ya, aynen öyle. Hayatın tuhaf döngüsüne girmekle fal taşı gibi açılmış gözlerle zamanın peşinden koşmak arasındaki yakınlığa dikkat çekmek istiyor Murakami.

Kitaplara meraklı ama bu tutkusundan evlilik nedeniyle uzaklaşmış bir kadını resmediyor yazar. Bunu, hayatı tersine dönüp başkalaşmış birini anlatmak için kullanılan bir metafor olarak da algılayabiliriz. Murakami, öykünün içine yerleştirdiği kitaplarla bir başka rüya alemi de oluşturuyor.

Murakami’nin Uyku’da çizdiği tablo, son derece düz seyreden yaşamın, uykusuzluk nedeniyle nasıl ekine köküne ayrılıp sorgulandığını yansıtıyor. Koca, çocuk, rutin işler ve konuşmalar arasına sıkışmış bir hayatın, kaçan uykuyla beraber rayından çıkışı da denebilir buna. Belki de rayına oturuyordur, kim bilir…

Kahramanın elinin sürekli klasiklere gitmesi ve Tolstoy’dan medet umması, hayli ilginç iç diyaloglar ortaya çıkarıyor. Bu, günlük yaşamla kurguyu birleştiren bir eyleme evriliyor. Hatta bazen ikisi birbirinin içine geçiyor. Ama mekanik vaziyet, hiç bozulmadan gözümüzün içine sokuluyor. Her “yeni” gün, her şeyin sıfırdan başladığı öldürücü bir yinelemenin habercisi oluyor; rutin, hayata dönüşüyor. Bunun nasıl can acıtmaz hale geldiğini; daha doğrusu insanı nötrleştirdiğini kahramanımız formüle döküyor: “Bir kez alışınca hiç de zor bir şey değildi. Hatta çok kolaydı. Tek mesele, kafayla vücut arasındaki bağlantıyı kesebilmekti. Vücudum kendi başına hareket ederken kafam, bana ait boşluğun içinde yüzüyordu.” Böylece gerçekliği, makineyi hareket ettirmek gibi son derece basit bir şey olarak görmeye başlıyor ve uyuyamamak, onun adına zamanı genişleten bir olaya dönüşüveriyor.

Kahramanımız için uykusuzluk rüyalardan, sürekli okuduğu kitaplar da uykusuzluktan kaçış anlamına geliyor. Yani “çifte hayalleniş” demek de mümkün buna. Ancak farkında olduğu şey, uyanıklığının ona, başkaları uykudayken dünyanın nasıl hızla değiştiğini göstermesi. Bunun farkına da uyuyan kocasının yüzünü izlerken varıyor.

Uykusuzluk, kahramanımıza ölümü düşünmek için de vakit veriyor. Uykuyu, ölümün bir başka formu olarak görürken ölümle uykuyu birbirine karıştırmanın sınırlarında geziniyor. Fakat kaçan uyku, durumun hiç de öyle olmadığını ortaya çıkarıyor. Murakami’nin bizi tanıştırdığı uykusuz kahraman, rutinin mi yoksa uykusuzluğun mu daha çıldırtıcı olduğunu sorguluyor; aynen dediği gibi, “bir şeyler yanlış” gidiyor. Doğru olansa kadının uykusuzluk yardımıyla yapıp ettiği her şeyi tekrar gözden geçirmesi. Bunun onu götürdüğü yer, ta başından beri ısrarla sümen altı ettiği ve kendisine dahi açıklayamadığı gerçeklerle karşı karşıya kalması. Ayrı düştüğü dünyayı, uykusuzlukla beraber daha fazla masaya yatırması. Murakami, burada çok bilinmedik veya önceden kullanılmamış bir tekniğe yönelmiyor elbette. Sadece ayık olma ve bilinçli olmama halini kaynaştırıyor. Yani bir kopuşu, sonra tekrar geri dönüşü hatırlatıyor. Sonuçta hepimizin istediği gibi yorumlayabileceği bir metin ortaya çıkıyor. Uyku’yu okuyan herkes, bir bakıma kitaptaki kahramanın yerine kendisini koyabilir ve farklı bir çözümleme yapabilir.

Murakami’nin anlattığı olay, bilincin oynadığı bir oyun gibi duruyor. Öte yandan da epey gerçekçi bir deneyimi anımsatıyor. Zaten aklımızı karıştıran da bu. Günün ortasında karanlığı yaşamak benzeri bir şey.

Yazar, uykusuzluğu anlatıp uykuya göndermeler de yapıyor. Kitabın dibi ise bir Murakami klasiği; ucu açık ve her okuyanın farklı bir son yazabileceği türden. Ancak şurası pek tartışma götürmüyor:Uyku, kadın kahramanımızın zihinsel olmasa bile fiziksel anlamda bitmişliğinin anlatımı üzerinden yürüyor. Dolayısıyla Murakami, sonuçtan çok gidişatın puanlanmasını istiyor

Bir cevap yazın